Kendisini "peygamber" olarak ilan ettiği tarihten ölünceye kadar geçen süre boyunca Muhammed, bütün düşünce ve duygularını hep Tanrı'nın ağzıyla ve Tanrı'dan geldiğini söylediği "vahiylerle" ortaya vurmuş ve bütün eylemlerine hep Tanrı'yı sözcü kılmış, günlük yaşantılarının her yönünü, Tanrı'dan geldiğini söylediği buyruklarla ayarlamıştır. Örneğin öğleleri kuşluk uykusuna yatmasından tutunuz da, yemek yemesine, su içmesine, giyinmesine, sümkürmesine, istinca etmesine (pislikten temizlenmesine), besmele çekmesine, şeytanların şerrinden kurtulmak istemesine, hastalandığı zamanlar nefes edip vücudunu meshetmesine, kadınlarıyla ilişkilerine, şehvet gailesine, kıskançlıklarına, kindarlıklarına, düşmanlıklarına vb. varıncaya kadar günlük yaşam sorunlarının her yönünü, Tanrı'dan geldiğini söylediği vahiylerle1 çözüme bağlamıştır. Bağlarken de çoğu zaman Tanrı'nın kendisine diğer insanlardan farklı ve özel ayrıcalıklar tanıdığını söylemekten geri kalmamıştır. Kur'an'a koyduğu bir ayetin şu ilk tümcesi, bu örneklerinden biridir.
"Ey o Peygamber! Biz, bilhassa (özellikle) sana şunları helal kıldık..." (K. 33 Ahzab Suresi, ayet 50.)
l "Vahiyler" deyimini Muhammed'in Kur'an'a koyduğu ayetler ve Kur'an olmayarak yerleştirdiği hükümler (hadisler) karşılığı olarak anlamak gerekir.
Denebilir ki bu ayet, Kur'an'ın esas itibariyle Muhammed tarafından ve onun yaşam gereksinimlerini karşılamak üzere hazırlanmış olduğunun ilginç kanıtlarından biridir. Ayet, bazı şeylerin Tanrı tarafından sırf Muhammed'e özgü olmak üzere "helal" kılındığını bildirmekte! Bu helal kılınan şeyler arasında "mehirlerini vermiş olduğu zevceleri" ve "Allah'ın ganimet kıldığı cariyeleri" dışında, bir de "amca, dayı, hala ve teyze kızları" bulunmakta, şu şartla ki, bunlar Muhammed'le birlikte Medine'ye hicret etmiş olanlardan olsunlar. Ayrıca da ayette kendini Muhammed'e hibe edenlerden söz edilmekte;2 yani Tanrı Muhammed'e mehirsiz olarak kadın alma hakkını vermekte ve: ".. .bunlar sana hiçbir darlık olmamak içindir" diye eklemektedir. Başka bir deyimle Tanrı:
"Bütün bunlar senin için halis olmak üzere, sade sana mahsus bulunmak üzere helal kıldım, müminlere değil"
demektedir.3 İlerideki sayfalarda buna benzer daha pek çok örnekler yer alacaktır. Fakat şimdilik şöylece bir fikir edinmek üzere, yukarıdaki ayetin "amca, dayı, hala ve teyze kızları" ile ilgili hükmündeki bir özelliği belirtelim:
Daha henüz Mekke'deki gençlik döneminde Muhammed, amcası Ebu Talib'in kızı Ümm Hani'ye evlenme teklif etmiş ve fakat reddedilmişti. Ümm Hani onu reddetmekle kalmamış ve fakat daha sonraki bir tarihte Medine'ye hicret edenler arasında da yer almamıştı. Bu olay nedeniyle Muhammed, Ümm Mani'ye karşı öylesine bir kırgınlık, hatta kin beslemiş olmalıdır ki, aradan yıllar geçip de Medine'ye hicret ettikten ve artık iyice şan ve şöhrete kavuştuktan sonra Kur'an'a yukarıda söz konusu ettiğimiz ayeti koymuştur:
2 Kur'an'ın Ahzab Suresi'nde şu yazılı: "Ey o Peygamber! Biz, özellikle sana şunları helal kıldık: ... amcanın, halanın, dayının ve teyzenin seninle beraber hicret eden kızlarını! Bir de diğer müminlere değil fakat sırf sana mahsus olmak üzere nikahlamayı dilediğin takdirde, kendisini sana hibe eden mümin kadınları... Onlardan dilediğini geriye bırakır, dilediğini de yanına alırsın. Boşadığı» hanımlarından arzu ettiğini tekrar yanına almanda senin üzerine bir günah yoktur..." (Ahzab Suresi, ayet 5051.)
3 Elmalılı H. Yazır, age, c.V, s.3914.
"Ev o Peygamber! Biz. özellikle sana şunları helal kıldık: ... amcanın, halanın, dayının ve teyzenin seninle beraber hicret eden kızlarını...!" (K. 33, Ahzab Suresi, ayet 50.)
Görülüyor ki burada, amca, hala, dayı ve teyze kızlarından söz edilmekte ve Muhammed'in bu kızlarla evlenebileceği bildirilmekte: Şu şartla ki, bunlar Muhammed ile birlikte Medine'ye hicret edenlerden olmuş olsunlar. Yani Tanrı, amca, hala, dayı ve teyze kızlarından olup da Muhammed ile hicret etmeyenleri Muhammed'e helal kılmamış oluyor! Dikkat edileceği gibi ayet, Ümm Hani'nin durumuna tıpatıp uygun bulunmakta! Çünkü Ümm Hani, Medine'ye hicret etmeyip Mekke'de kalanlardan biridir. Bu ayeti Kur'an'a koymakla Muhammed, Ümm Hani'ye adeta şöyle demek istemiştir: "Vaktiyle sen benimle evlenmeyi reddettin ve işte şimdi Tanrı senin bana layık olmadığını bildiriyor." Böylece ondan intikamını almış olmaktaydı. Dediğimiz gibi, konuya ileride tekrar döneceğiz. Fakat bu vesileyle bir örnek daha verelim:
Hatice'nin ölümünden az sonra Muhammed, altı yaşına yeni basmış olan Ayşe ve ayrıca da otuz beş yaşlarında dul güzel bir kadın olan Şevde ile evlenmişti. Medine'ye hicret ettikten sonra birbirinden güzel ve genç kadınlarla yeni evlilikler yapmış, ayrıca cariyeler edinmiş ve kadınlarının sayısını iki düzineye yaklaşık şekilde çoğaltmıştır; söylendiğine göre bir aralık aynı zamanda evli olduğu karılarının sayısı on biri bulmuştur. Karıları arasında kıskançlık olmasın ve böylece kendisi bakımından huzursuzluk doğmasın diye Muhammed sıra ve nöbet esasına göre kanlarıyla cinsi münasebette bulunmayı uygun görmüştü. Güya bu suretle onlara eşitlik üzere muamele ediyormuş görünümündeydi! Bununla beraber karılarından bazılarına (örneğin Ayşe'ye) diğerlerinden daha fazla ilgi ve sevgi göstermekten geri kalmazdı. Yaşlı kadınlardan pek hoşlanmadığı için, yaşlanmaya başlayan Şevde adındaki karısıyla cinsi münasebette bulunmaktan kaçındığı ve hatta onu boşamaya kalktığı anlaşılıyor. Nitekim Sevde bunu fark ettiği içindir ki, sırf kendisini boşamasın diye Muhammed'e teklifte bulunarak kendi nöbet sırasını Ayşe lehine terk etmeye hazır bulunduğunu bildirmiştir. Bu teklifden fazlasıyla hoşnut kalan Muhammed nöbet ve sıra esasına bağlı kalmadan kanlarıyla cinsi münasebette bulunmak hususunda Tanrı'dan vahiy indiğini söyleyerek Kur'an'a şu ayeti koyar:
"(Ey Muhammed!)... onlardan (kanlarından) dilediğim geriye bırakır, dilediğini de yanma alırsın..." (Ahzab Suresi, ayet 51.)
Başka bir de deyimle Muhammed, bütün isteklerinin Tanrı tarafından yerine getirildiği kanısını yaratmak ve taraftarlarını buna inandırmak için hep bu yollara başvurmuştur. Çoğu kişileri buna inandırmakta güçlük çekmemiştir. Fakat inandıramadıkları da olmuştur. Nitekim en çok sevdiği eşi Ayşe bile bir gün ona: "Ma er a (ura) rabbcke illa yusariu fi hevake" demekten kendini alamamıştır. Bu sözler din bilimcileri tarafından Türkçeye:
"Rabbin, şüphesiz senin dilek ve arzunu geciktirmeden derhal gerçekleştirir."
şeklinde ya da:
"Vallahi Rabbinin, senin arzunu hemen yerine getirdiğini görüyorum."
olarak ya da hatta:
"Bakıyorum da senin Rabbin, yalnızca senin heva'nı (şeyinin keyfini) yerine getirmek için koşuyor."
diye çevrilmekte.4 Her ne kadar Ayşe bu sözleri, Muhammed'in nöbet ve sıra esasına göre karılarını ziyaretten vazgeçmek üzere Ahzab
4 Turan Dursun, Tabu Can Çekişiyor l Din Bu I, Kaynak Yayınları, İstanbul 1990, s.16 vd. ve Din Bu IV, Kaynak Yayınları, İstanbul 1996, 6. basım, s. 101. Ayrıca bzk. Sahihi Buharı Muhtasarı..., Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınlan, c.XI, s. 151. Hadis No: 1721.
Suresi'ne koyduğu 51. ayet"1 vesilesiyle söylemiş ise de. bununla sadece "cinsel istek" sorununa değil, fakat her konuyla ilgili sorunlara gönderme yapmış gibidir ve aslında şunu demek istemiştir:
"Sen ne zaman bir şey istesen, Tanrı'dan vahiy geldi diyerek o istediğin şeyi elde etmektesin!"
Ve gerçeklen de Muhammed'in Tanrı'dan indiğini söylediği "vahiyleri", yine Muhammed'in yaşam sorunlarına vurduğumuzda sunu görmekteyiz ki, bunların hemen hepsi onun isteklerini ve günlük siyasetinin tüm gereksinimlerini karşılamak maksadıyla, yine onun tarafından yerleştirilmiş şeylerdir. Bu vesileyle birkaç örnek verelim:
A) Öğleleri Kuşluk Uykusundan Uyandırılmaması İçin
Tanrı'dan Ayet İndiğini Söyler (K. 49, Hucurat Suresi, Ayet 45)
Öğle vakitlerinde kuşluk uykusuna yatmak gibi bir geleneği vardı Muhammed'in! Fakat uykuya yattığında ara sıra rahatsız edildiği için hicretin 9. yılında bu geleneğini Tanrı'dan geldiğini söylediği bir vahye bağlamak ihtiyacını duymuştur. Şöyle ki:
Hudeybiye Seferi'nden ve Mekke'nin Fethi'nden sonra, daha doğrusu hicretin 9. yılında Muhammed iyice güçlenmiş olduğu için, Arap kabilelerinin uluları, artık ona karşı gelinemeyeceğini anlamışlar ve heyetler halinde sırayla onu ziyarete gelip "biat" ettiklerini, islama girdiklerini bildirmeye başlamışlardır. Beyzavi ve İbni Hişam gibi kaynakların anlatmasına göre bunlardan Beni Temim kabilesinin temsilcileri, bir gün öğle sıcağında seksen kişilik heyet halinde, Muhammed'in bulunduğu odaların önüne gelerek görüşmek isterler ve "Ya Muhammed! Bize çıksana!" diye yüksek sesle bağrışırlar. O sırada Muhammed kadınlarından birinin odasında kuşluk uykusuna yat
5 Ahzab Suresi'nin 51. ayetinin ilk satırı: "Ey Muhammed! Kanlarından dilediğini geriye bırakır, dilediğini de yanına alırsın..." şeklinde olup Muhammed'e, çok sayıdaki kanlarıyla nöbet ve sıra zorunluğu olmaksızın bulunabilme olanağını sağlamaktadır.
mış uyumaktadır. Bu bağrışmalar üzerine uykusundan uyanır ve fena halde öfkelenerek söylenir. Ve bir daha hiç kimselerin kendisini kuşluk uykusundan bu şekilde uyandıramaması için Tanrı'dan vahiy indi diyerek Kur'an'a şu ayeti koyar:
"(Ey Muhammed!) Sana odaların ötesinden seslenenlerin çoğu, akıllan ermeyen kimselerdir. Eğer onlar, sen yanlarına çıkıncaya kadar sabretselerdi, şüphesiz onlar için daha hayırlı olurdu. .." (K. 49, Hucurat Suresi, ayet 45.)6
Söylemeye gerek yoktur ki, böylesine basit işlere Tanrı'yı araç edinmenin Tanrı fikrini yüceltici bir yönü yoktur.
B) Kendi Yanında Yüksek Sesle Konuşulmaması ya da Önüne Geçilmemesi İçin Kur'an'a Ayetler Koyar (K. 49, Hucurat Suresi, Ayet 13)
Giderek güçlenip itibarının arttığını görmekle Muhammed yavaş yavaş kendisini öylesine "yüce" görmeye başlamıştır ki, önüne geçilmesine ya da kendi sesini bastıracak şekilde konuşulmasına dahi tahammül edemez olmuştur. Nitekim yukarıda belirttiğimiz olaydan, yani Beni Temim heyetinin İslam olmasından hemen sonra Ebu Bekir, kendi ahbaplarından Ka'ka İbni Ma'bed İbni Zürare adında birini bu kabilenin başına "emir" olarak tayin etmesi için Muhammed'e başvurur. O sırada orada bulunmakta olan Ömer b. Hattab, Ebu Bekir'in bu teklifine karşı çıkar ve Ka'ka İbni Ma'bed yerine başka birini teklif etmek üzere: "Hayır o olamaz, Akra İbni Habisi (bu göreve) tayin buyurunuz" diyerek Muhammed'den ricada bulunur. Ömer'in bu müdahalesine Ebu Bekir içerler ve yüksek sesle ona: "Sen muhakkak bana muhalefet etmek istiyorsun" der. Bu sefer Ömer sesini yükselterek "Hayır sana muhalefet etmek iste
6 Beyzavi'nin yorumu dışında Buhari ve İbni Hişam gibi kaynaklarda yer alan bu hususlar için bkz.
Sahihi Buhari Muhtasarı..., c.X, s.368 vd.; ayrıca bkz. c.IX, Hadis No: 1316. Ayrıca bkz. Elmalılı H. Yazır, Hak DM Kur'an Dili, Bedir Yayınevi, 1993, c.VI, s.4452 vd.
meni" diye karşılık verir. Onların seslerini biraz fazlaca yükseltmiş şekilde konuşmalarından rahatsız olan ya da bunu kendisine karşı saygısızlık sayan Muhammed, Tanrı'dan şu ayetin indiğini söyler:
"Ey inananlar!... Seslerinizi Peygamber'in sesinden üstün yükseltmeyiniz. Seslerini Peygamber'in yanında kısan kimseler, Allah'ın gönülehni takva ile sınadığı kimselerdir. Onlara mağfiret ve büyük ecir vardır..." (K. 49 Hucurat Suresi, ayet, 23.)7
Görülüyor ki, Muhammed'in yanında seslerini kısan kimseler, Tanrı'nın gönüllerini korku ile sınadığı kinişlerdir ve bunlar büyük mükafatlara konacaklardır. Söylemeye gerek yoktur ki, bütün bu işler Tanrı'yı araç edinmeden yapılabilecek (ve daha doğrusu yapılması gereken) şeylerdendi. Ne var ki, Muhammed için kişileri kendisine itaatkar kılmanın en kolay yolu "vahiy indi" diyerek iş görmekti. Dikkat edilecek olursa, böylesine basit bir iş için dahi Muhammed, Tanrı'dan "mağfiret ve büyük ecir" geleceğini vaat ederek iş görmüş ve kişileri sırf kendi çıkarı doğrultusundaki davranışlara zorlamıştır.
Şimdi muhtemelen şöyle denecektir: "Tanrı elçisinin yanında ve onu rahatsız edercesine konuşmak ve tartışmak doğru değildir; bu itibarla böyle bir kurala gerek vardı!" Pek güzel ama, böylesine basit buseye Tanrı'yı karıştırmak gerekir mi? Kaldı ki, bu yasağı koyduğu tarihlerde Muhammed, artık iyice güçlenmiş ve korku salarak herkesi sindirmiş durumdaydı: "Yanımda yüksek sesle konuşmayı yasakladım" demiş olsa, buyruğu yine de yerine getirilmiş olurdu. Bu böyle olduğuna göre yüksek sesle konuşmayı önlemek için "Tanrı'dan vahiy indi" demenin ve üstelik bir de Tanrı'nın "mağfiret ve ecir" vereceğini söylemenin alemi var mıydı? Elbetteki yoktu! Ama Muhammed, yukarıda da dediğimiz gibi, her işini öylesine Tanrı aracılığıyla yapmaya alışmıştı ki, yüksek sesle konuşmaları önlemek ya da öğleleri kuşluk uykusundan uyandırılmamak için bu yola başvurmakta sakınca bulmamıştır.
7 Abdullah İbni Zübeyr'in rivayetine dayalı hadis için bkz. Sahihi Buhari Muhtasarı, c.X, s.3701, Hadis No: 1646. Bu konuda ayrıca CelaleddinalSuyuti'nin yapıtlarına, özellikle bkz. Luhah alnukül alKur'an. Ayrıca bkz. Elmalılı H. Yazır, age, c.VI, s.4447 vd.
C) Camide veya Toplantılarda Kendisine (ya da İtibar Ettiği Kişilere) Yer Açılması İçin Kur'an'a Ayet Koyar (K. 58, Mücadele Suresi, Ayet 11)
Günlerden bir gün Muhammed camiye gider. Fakat halk camiyi tıklım tıklım doldurmuştur. Çoğu kimseler sırf onu yakından işitebilmek için minberin etrafında omuz omuza oturmaktadır. Kimse kıpırdamak istemediğinden minbere gidebilmek için geçecek yol bulamaz. Oradakilere "şöyle biraz acılın da geçeyim" demiş olsa, mesele kalmayacak ve kuşkusuz ki herkes kendisine yol açacaktır. Fakat bunu yapacak yerde Tanrı'yı konuşuyormuş gibi göstermeyi tercih eder ve Kur'an'ın Mücadele Suresi'ne şu ayeti koyuverir:
"Ey inananlar! Toplantılarda size 'yer açın' denince yer açın ki, Allah da sizin için Cennet'te yer açsın..." (K. 58, Mücadele Suresi, ayet 11.)
Bir başka rivayete göre hikaye şöyle: Muhammed Bedir Savaşı'na katılanlara fazla itibar ve ikramda bulunurmuş. Bir gün halkın toplu halde bulunduğu bir sırada konuşurken, "ehli Bedir"den birkaç kişi gelip kendisini ve sonra meclistekileri selamlamışlar. Fakat oturacak yer bulamadıkları için ayakta durmuşlar. Onların ayakta kalmasına üzülen Muhammed, etrafındakilerden bazı kişileri kaldırmış ve yerlerine onları oturtmuş. Ne var ki yerlerinden kaldırılanlar, bundan hoşlanmadıklarını belli etmişler. Bunu fırsat bilen bazı "münafıklar" Muhammed'in aleyhinde laf etmişler ve örneğin şöyle demişler:
"Muhammed yakınına oturanı kaldırıp, daha sonra geleni oturtuyor, bu adalet değil. "8
Ve işte kendi hakkında bu şekilde konuşulduğunu duyduğu içindir ki, Muhammed yukandaki ayeti Kur'an'a koymuş olmaktadır. Görülüyor ki, "toplantıda yer açma" gibi en basit bir işi bile Tanrı'dan geldiğini söylediği vahiy ve cennet mükafatlarıyla yaptırtmak istemiştir.
8 Elmalılı H.Yazır, age, c.VI. s.4791.
D) Huzuruna Çıkmak İsteyenleri Sadaka Verme Zorunluluğunda Tutmak İçin Vahiy İndiğini Söyler, Böylece KendisiniYoksulIarın Koruyucusuymuş Gibi Göstermiş Olur (K. 58, Mücadele Suresi, Ayet 1213)
Kur'an'da, Mücadele Suresi'nde Muhammed'le görüşmek isteyen kimselerin, önce sadaka vermelerini emreden ayetler var ki. şöyle:
"Ev o bütün iman edenler! Peygamber'e gizli ma rinana bulunmak istediğiniz zaman fısıltınızdan önce bir sadaka takdim ediniz, bu sizin için hem bir hayır, hem de daha ziyade bir temizliktir. .. Ya! Fısıltınızdan önce sadakalar takdim etmekten korktunuz mu? Madem ki, yapmadınız Allah da size tevbe lütfetti, artık namaza devam edin..." (Mücadele Suresi, ayet 1213.)
Görüldüğü gibi bu ayetlerde sadakanın Muhammed'e mi, yoksa fakirlere mi verilmesi gerektiği açıklanmamıştır. Yorumcuların söylemesine göre Muhammed hediye kabul eder, fakat sadaka kabul etmezdi; sadaka ve zekat almanın kendisine haram kılındığını söylerdi. Bu itibarla yorumcular, yukarıdaki ayetlerde sözü edilen sadaka'nın, yoksullara sarf edilmek üzere Muhammed'e takdim olunan sadaka anlamına alınması gerektiğini öne sürerler.9 Yani yorumcuların söylemelerine göre bu ayetler, yoksullara yardım için öngörülmüş ayetlerdendir.10 Oysa gerçek tam manasıyla böyle değil. Şu bakımdan ki, bu ayetleri Muhammed, hem bir yandan kendisini önemli kılmak ve hem de yoksullara yardım sağlıyor görünüp taraftarlarının sayısını artırmak maksadıyla koymuştur. Bakınız nasıl:
9 Elmalılı H. Yazır, age, c.VI. s.4798.
10 Nitekim yukandaki ayetleri şu şekilde çevirenler vardır: "Ey inananlar! Peygamberle hususi olarak konuşacağınızda, bu konuşmanızdan önce fakirlere sadaka veriniz; hu sizin daha iyi, daha arı olmanız içindir... Hususi konuşmanızdan önce sadaka vermekten ürktümu mü ki bunu yerine getirmediniz..." (K. 58. Mücadele Suresi, ayet 1213.)
İlmi Abbas'ın rivayetine göre bazı kimseler, Muhammed'in meclisinde kendilerini göstermek isterlermiş; bu maksatla gelip fısıltı ile Muhammed'e bir şeyler söylerlermiş. Onları kırmamak için Muhammed de sabırla kendilerini dinlermiş. Fakat bu şekilde konuşmak isteyenlerin sayısı giderek öylesine artmış ki, hem bunu önlemek ve hem de birtakım yararlar sağlamak maksadıyla Muhammed, vahiy indi diyerek bu kişileri sadaka verme durumunda bırakmak istemiş, yukarıdaki ayetleri Kur'an'a, yerleştirmiştir. Bu sadakaların ne miktarını kendisi ve ailesi için saklamıştır ve ne miktarını yoksulara dağıtmıştır, pek belli değil. Fakat bir an için tümünü yoksullara dağıttığını kabul etsek bile şu muhakkak ki, bu koyduğu usul ile kendisini önemli bir şahsiyet durumunda kılmak yanında bir de yoksulların koruyucusu olarak tanıtmış olmaktadır.
Bu ayetlerle ilgili olarak İbni Abbas'm yukarıdaki rivayetinden gayrı bir de Katade'nin rivayeti vardır ki, o da şöyle: Zengin kişiler, ikide bir Muhammed'in huzuruna gelip "münacat"ta bulunurlarmış;'' yani kendi işleri ve ihtiyaçları ile ilgili hususlarda özel olarak görüşüp ondan kendileri için Tanrı'ya yalvarıda bulunmasını isterlermiş. Görüşmeler sırasında Muhammed onlara fikrini bildirir ve Tanrı'nın inayetini vaat edermiş. Fakat gün gelmiş ki, bunların sayısının artmasından ya da yanında çok oturmalarından ve çok fısıldaşmaya kalkışmalarından sıkılır olmuş. Ve işte güya bu nedenle Tanrı yukarıdaki ayetleri yollayarak Muhammed'le görüşmek isteyenlere sadaka vermelerini buyurmuş imiş!
Söylemeye gerek yoktur ki Muhammed, zengin kişilerin gelip kendisinden Tanrı'ya yalvarıda bulunmasını istemelerine karşılık onları sadaka vermeye çağırmakla, hem kendi prestijini artırmanın ve hem de fakirlerin sıyanet meleğiymiş gibi görünmenin yolunu bulmuştur. Sadakalardan fakirlere pay vermekle onların beğenisini kazandığı ve bu sayede taraftarlarının sayısını çoğalttığı muhakkaktır.
11 "Münacat" sözcüğü, "Tanrı'ya dua etmek, yalvarmak" anlamına gelir.
Fakat şu muhakkak ki Muhammed, sadaka (ve zekat) sistemini, ekonomik eşitsizliği sürdürmek bakımından da gerekli saymıştır. Diğer yayınlarımızda değindiğinizi gibi, Medine'ye geçip de çete saldırıları ve savaşlar sayesinde ganimetler edinmeye ve bu yoldan varlık edinmeye (ve kendisiyle birlikte belli bir azınlığa varlık edindirmeye) başladıktan sonra, rızkın Tanrı'dan geldiğini ve Tanrı'nın kimi kişilere çok, kimi kişilere az rızk verdiğini söylemek suretiyle ekonomik eşitsizliği Tanrısal ve doğal bir temele oturtmuştur. Ancak bu yoldan toplum düzenini sağlayabileceğini hesaplamıştır. Söylemeye gerek yoktur ki, bu düzeni güvenceye bağlayabilmek için toplumun varlıksız çoğunluğunu tehlikeli olmaktan uzak kılmak gerekirdi ki, o da, zekat ve sadaka yolu ile onları aç kalma (bu nedenle ayaklanma) durumundan uzak kılmaktı.12
E) Kendisini Evinde Ziyaret Edenlerin Yemeğe Kalmalarını Önlemek İçin Kur'an'a Ayet Koyar (Ahzab Suresi, Ayet 53)
Tanrı elçisi olduğunu ilan ettikten sonra Muhammed, kendisini ziyaret için evine gelenlerin azlığından şikayet ederdi. Fakat Medine'ye hicretten sonra giderek güçlenince taraftarlarının sayısı artmış ve bu yüzden ziyaretçileri çoğalmıştır. Evine gelen bu misafirlerin fazlaca oturmalarından ya da yemeğe kalmalarından rahatsız olmaya başlayınca yine vahiy yoluyla çözüm aramıştır. Örneğin Buharı ve Tirmizi gibi kaynaklardan öğrenmekteyiz ki, Muhammed, Zeyd'in karısı Zeyneb'e aşık olup da onunla evlendiği günün gecesinde düğün yapmış ve düğüne gelen davetliler, gecenin geç vakitlerine kadar ziyafetten ayrılmamışlar ve bu nedenle Muhammed'in sabrını taşırmışlardı. Ve işte bu gibi hallerden rahatsız olduğunu anlatmak üzere Kur'an'a ayetler koymuştur.13 Bu ayetlerle kendi hu
12 Bu konuda bkz. İlhan Arsel, Şeriat Devleti'nden Laik Cıımhumet'e. 13 Bkz. Elmalılı H. Yazır, age, c.V, s.3919 vd.
zurunda fazla kalınmamasını. yemeğe çağrılmayınca evine gidilmemesini, yemeğe çağrılanların yemekten sonra lafa dalıp oturmaya devam etmemelerini anlatmıştır:
"Ey inanlar! Peygamber'in evlerine, yemeğe çağrılmaksızın girip de yemeğin pişmesini beklemeye kalkışmayın; fakat davet edilirseniz girin ve yemeği yiyince lafa dalmadan evden dağılın. Bu haliniz Peygamber'i üzüyor, o da size bir şey söylemeye çekiniyordu. Allah gerçeği söylemekten çekinmez..." (K. 33, Ahzab Suresi, ayet 53.)
Bazı yorumcular bu hükmün bir "terbiye" kuralı olduğunu ve Müslüman kişilere birbirlerini taciz etmemeleri, davetsiz yemeğe gitmemelerini, yemekten sonra uzun uzadıya lafa dalıp hane sahibini rahatsız etmemelerini sağlamak için konduğunu söylerler. Evet ama öyle olmuş olsaydı, yukarıdaki ayetin Müslümanlar arası ilişkileri konu edinmesi gerekirdi. Oysa ki, burada sadece Muhammed'in evine gidenlere hitap var; onlara deniyor ki:
"Muhammed'in evine davetsiz olarak gitmekle ya da yemekten sonra fazla kalmakla onu üzüyorsunuz; böyle yapmayın..." vs.
Öte yandan böylesine basit bir terbiye kaidesini yerleştirmek için Tanrı'yı araç edinmeye, yani böyle bir kuralı Tanrı ağzıyla koymaya gerek var mı? Muhammed bunu kendisi de söyleyebilirdi. Ne var ki, bunu kendisi söylemiş olsa ve örneğin: "Evime davetsiz gelmeyin, davetli olarak geldiğinizde fazla kalmayın, vs." şeklinde bir şeyler demiş olsa, muhtemelen taraftarlarını gücendirmiş olabilirdi. Bundan dolayıdır ki, kendisini "misafirlere bunu söylemekten utanıyormuş" ve "sözün doğrusundan çekiniyormuş" durumuna sokmuştur. Nitekim yukarıdaki ayette:
"Bu haliniz Peygamber'i üzüyordu da size bir şey söylemekten utanıyordu, (Tanrı) ise sözün doğrusundan çekinmez."14
14 Bkz. Ö.R. Doğrul'un Kur'an çevirisi.
diye yazılıdır. Eğer misafirlere böyle bir terbiye kuralını söylemek "sözün doğrusu" ise, bu takdirde "Tanrı'nın peygamberiyim" diyen bir kimsenin sözün doğrusunu söylemekten çekinmesi niye?
Yine tekrar edelim ki, her hususta olduğu gibi bu hususta da Muhammed, kendi huzuru ve rahatı için Tanrı'dan vahiy indiğini söyleyerek Kur'an'a ayet koyma kolaylığından yararlanmıştır!
F) Vahiy Geldiğini Söylediği Zamanlar Titreyip Terleyerek Bayılır Gibi Olmayı, "İlahiliğin" İşareti Şeklinde Göstermek Üzere Ayetler Koyar (K. 73, Müzzemmil Suresi, Ayet 14; K. 74, Müddessir Suresi, Ayet 12)
Kur'an'ın "Müzzemmil" başlıklı suresinde şöyle yazılı:
"Ey örtünüp bürünen Muhammed... kalk da ağır ağır Kur'an oku" (K. 73, Müzzemmil Suresi, ayet 14).
"Müzzemmil" sözcüğü; "örtüsüne bürünüp örtünen", "kendisi örtünmüş" ya da "başkası tarafından örtülmüş" gibi anlamlara gelen bir sözcüktür. Yorumculara göre bu sözcük, büyük bir olay karşısında başını içine çekmek, gizlenmek, kaçınmak, rahatlamak, gibi dolaylı amlamlan da kapsamaktadır. Güya Tanrı Muhammed'e: "Neden yatıyorsun? Neye gizleniyorsun? Kalk!" şeklinde bir hitapta bulunmak istemiştir.
Yine "örtünüp bürünmek"le ilgili olarak yukarıdakine benzer bir ifadeye Müddessir Suresi'nde rastlamaktayız:
"Ey örtüye bürünen Muhammed, kalk da uyar..." (K. 74, Müddessir Suresi, ayet 12.)
Yorumcuların açıklamalarına göre "müddessir" sözcüğü "disare bürünen" demektir ve "disare" deyimi de "entari", "cübbe", "kaftan" gibi giysiler ya da "gömlek", "don" vs. gibi bedene temas eden iç çamaşırı anlamına gelir.15 "Örtünüp bürünmek"le ilgili bu ayetleri Muhammed, vahyin gelişini açıklamak için Kur'an'a, koymuştur. Şu nedenle ki, zaman zaman baygınlıklar geçirir, yüzü sapsarı kesilir, titremeye başlar, en soğuk havada bile yüzünden terler boşanır, boğuk boğuk sesler çıkarır ve titreme halini gidermek için başını örter, üstüne örtü atılmasını istermiş.16 Pek muhtemeldir ki, kendisi hakkında "hastalıkladır ya da "saralı"dır şeklinde bir hükme varılmasını önlemek için, Tanrı'dan vahiy geldiğinden dolayı bu gibi hallere düştüğünü bildirmiş ve daha doğrusu bu halini "ilahiliğin" bir işareti gibi göstermiştir.17
G) Sorulan Soruları Cevaplandırma Güçlüğünden Kurtulmak Maksadıyla "İnşaallah " Demeden Herhangi Bir İşe Başlanılmamasını Emreder (Bkz. Kehf Suresi, Ayet 2324; Âli İmran Suresi, Ayet 20; Duha Suresi, Ayet 13 vs.)
Gerek Araplar ve gerek Yahudiler Muhammed'e çeşitli konularda sık sık soru sorarlardı. Çoğu zaman onun peygamber olup olmadığını anlamak ya da onu kızdırmak ve onunla alay etmek için bunu yaparlardı! Bu gibi hallerde Muhammed, eğer o an kafasında soruyla ilgili bir şeyler varsa, Tanrı'dan vahiy indiğini söyleyerek cevaplar
15 Elmalılı H. Yazır, age, c.VII, s.5449 vd.
16 Bu gibi halleri için bkz. Sahihi Buharı Muhtasarı..., c.I, s.14 vd.
17 Bu konuda daha geniş açıklama için bkz. ilhan Arsel, Şeriat'tan Kıssalar 2.
verirdi.'" Fakat bazen kendisine sorulan sorulara verdiği cevaplar, soru soranlarca yeterli karşılanmaz, tartışmaya vesile yaratırdı. Tartışmanın kendi aleyhinde sonuçlar verebileceğini ve bunun kendi çıkarları bakımından sakıncalı olacağını anlayınca Tanrı'ya sığınmış görünmeyi seçer, böylece kaçamak yolları arardı. Müslümanların da
18 Örneğin Mekke'de bulunduğu süre boyunca (ki on ya da on üç yıl olduğu söylenir), Ka'be'ye yönelik olarak namaz kıldığı halde, Medine'ye geçtikten bir süre sonra sırf Yahudileri hoşnut etmek ve onları kazanmak maksadıyla kıble yönünü Mekke'den Kudüs'e çevirmiş ve bir buçuk yıl boyunca Müslümanlara Kudüs yönünde namaz kıldırmıştır. Ve bu işleri hep Tanrı'dan geldiğini söylediği emirlerle yaptığını bildirmiştir. Fakat evvelden beri Mekke'deki Ka'be'ye yönelik olarak namaz kılmaktayken şimdi birden bire Kudüs yönünde namaz kılmak durumunda kalan Müslümanlar söylenmeye başlarlar. İçlerinden bazıları, neden dolayı kıblenin Kudüs'e yöneltildiğini sorup dururlar. Ve işte bu gibi soruları bastırmak için Muhammed yine Tanrı'dan geldiğini söylediği vahiylerle onları "beyinsizler" olarak tanımlayan şu ayeti koyar Kur'an'a: "İnsanlardan bir kısım beyinsizler: 'Yönelmekte oldukları kıblelerinden onları çeviren nedir?' diyecekler. De ki: 'Doğu da, han da Alllah'ındır. O dilediği/ü doğru yola iletir'" (Bakara Suresi, ayet 142). Bu arada Yahudiler, kıblenin Kudüs'e yöneltilmiş olmasından hoşlanmak şöyle dursun, fakat bir de Muhammed'le alay edercesine: "Muhammed ve ashabı kıblelerinin neresi olduğunu bilmiyorlardı, biz onlara yol gösterdik" şeklinde konuşmaya başlarlar. Ve işte Yahudileri kazanamayacağını anlayınca Muhammed, kıble yönünü yine Mescidi Haram'a (Mekke'deki Ka''be'ye) çevirmek üzere Yahudilere cevaben Kur'an'a şunu koyar: "Yemin olsun ki. hahibim! Sen ehli kitaba her türlü ayeti (mucizeyi) getirsen yine de onlar senin kıblene dönmezler. Sen de onların kıblesine dönecek değilsin. Onlar da birbirlerinin kıblesine dönmezler. Sana gelen ilimden sonra eğer onların arzularına uyacak olursan, işte o zaman sen hakkı çiğneyenlerden olursun" (Bakara Suresi, ayet 145). Görülüyor ki bu ayetle Muhammed, Yahudilerin arzularını karşılamak için kıbleyi Mescidi Haram'dan (Ka'be'den) Mescidi Aksa'ya (Kudüs'e) çevirmiş olmanın faydasızlığını anladıktan sonra, Tanrı'nın "(Ey Muhammed!) Sen de onların kıblesine dönecek değilsin" şeklinde konuştuğunu söyleyerek kıbleyi tekrar Mekke'deki Ka'be'ye çevirmiştir. Çevirirken de Yahudileri susturmak ve Müslümanları onların alaylarından uzak kılmak için Kur'an'a, şu ayetleri eklemiştir: "Nereden yola çıkarsan çık, (namazda) yüzünü Mescidi Haram tarafına çevir. Bu emir Rabbinden sana gelen gerçektir... (Evet Resulüm!) Nereden yola çıkarsan çık, (namazda) yüzünü Mescidi Haram'a doğru çevir; nerede olursanız olunuz yüzünüzü o yana çevirin ki, aralarından haksızlık edenler (kuru inatçılar) müstesna, insanların aleyhinizde (kullanabilecekleri) bir delili bulunmasın. Sakın onlardan korkmayın! Yalnız benden korkun..." (Bakara Suresi, ayet 149150.)
kendisi gibi yapmalarını, yani İslam konusunda münafıklarla ya da kafirlerle tartışmaktan kaçınmalarını söylerdi. Âli İmran Suresi'ne koyduğu şu ayet bunu kanıtlayan örneklerden biridir: