Muhammed'in "rüşvet" denen şeyi kötülediği, örneğin "rüşvet verene de, alana da Allah lanet etsin"1 dediği ve hiçbir zaman rüşvet yolunu seçmediği söylenir! Oysa İslam kaynaklarından öğrenmekteyiz ki, kişileri kazanmak maksadıyla onlara para, mal, paye, köle vb. vererek iş gördüğü çok olmuştur.2 Taberi gibi en ünlü yorumcular bile bunun "rüşvet" anlamına geldiğini söylemişlerdir. Örneğin hicretin onuncu yılında Huneyn'de (Hevazin Savaşı'nda) Muhammed kendisine karşı savaşan fakat yenilerek Taife kaçan Malik İbn Avfı elde edebilmek için, eğer İslama girecek olursa tüm mallarını ve tutsak ailesini geri vereceğini, ayrıca yüz deve hediye edeceğini bildirmişti. Bu teklifi pek cazip bulan Malik, hemen Müslüman olmuştur. Her ne kadar Muhammed'in bu davranışını "cömertlik" şeklinde tanımlayanlar varsa da, İslam dünyasının en büyük otoriterlerinden sayılan Taberi'nin Camiu'lBeyan fi Tefsiri'l Kur'an adlı yapıtında bu davranış kesinlikle "rüşvet" olarak nitelendirilmiştir. 3
Yine bunun gibi Muhammed, önemli bildiği bazı kimselerin kalbini İslama "ısındırabilmek" için kendilerine maddi çıkarlar sağ
1 Ebu Davud'un Kitabu'l Akdiyye ve İbn Mace'nin Ahkam'mda. yer alan bu hadis için bkz. Turan Dursun, Din Bu I, s.71.
2 Çeşitli örnekler için bkz. Ebu Davud, Kitahu'lAkdiyye, c.IV, Hadis No: 3580; İbn Mace, Ahkam, Hadis No: 2313, Tirmizi, Ahkam, Hadis No: 1337: Turan Dursun, Din Bu l, İst. Ekim 1990, c.I, s.71.
3 Turan Dursun, age, s.71; ayrıca bkz. Sahihi Buhari Muhtasarı..., c.I, s. 141.
lamaktan tutunuz da, Yahudileri hoşnut edip kendisine bağlayabilmek için onların geleneklerini benimsemeye varıncaya kadar akla gelebilecek ne varsa her şeyi denemekten geri kalmamıştır.
***
A) Önemli Kişileri Ganimetten Bol Pay Vererek Kazanma Siyaseti ve "Müellefetü'lKulub" Örneği. "Sadakalar (Zekatlar) ... Kalbleri İslama Isındırılacak Olanlara... Verilir"
(K. 9, Tevbe Suresi, Ayet 60)
İslamcıların iddialarına göre Muhammed sadece savaşlar yoluyla kaleler ve ülkeler fethetmiş değildir; aynı zamanda kendisine düşman olan gönülleri de fethetmiştir ki, güya bu savaştan da daha yalçın ve çetin bir şeydir. Bu iddialarını kanıtlamak üzere verdikleri örnekler arasında, Ebu Süfyan ve eşi Hind ya da Saffan İbni Ümeyye gibi Muhammed'e karşı kin ve düşmanlık besleyen Kureyşli birçok önemli kişi vardır. Bu kişilerin önce koyu birer düşmanken, daha sonraları Muhammed'den yana oldukları ve onun hakkında "kalblerimizi teshir etmiş, gönüllerde Allah'ın en sevimli bir Peygamberi olarak yaşamıştır" şeklinde konuştukları ve İslamın yayılması için Muhammed'in giriştiği savaşlarda ona büyük yardımlarda bulundukları söylenir: Güya Muhammed'in "faziletli" bir kimse olduğunu anladıktan sonra böyle yaptıkları öne sürülür. Oysa işin gerçek yönü tam böyle değil; çünkü Muhammed'e karşı önce düşmanlık besleyen kişilerin, bu düşmanlık duygularını birden bire terk etmiş görünmelerinin nedeni, Muhammed'i "fazilet" örneği olarak kabul etmeleri değil, fakat ondan maddi çıkar niteliğinde atıfet görmeleridir. Gerçekten de Muhammed, çeşitli bakımdan kendisine yararlı olabilecek kişileri elde edebilmek ya da kendisine iyice bağlayabilmek için onlara ganimet mallarından bol miktarda pay dağıtmak gibi bir usul bulmuştu. Düşündüğü oydu ki, kendisine karşı kin besleyen ve İslamı düşmanlık bilen kişileri kazanmak ve onların "kalblerini İslam'a ısındırmak" bu yoldan kolay olacaktır. Müellefetü'lKulub örneği diye bilinen şey bunun kanıtıdır. Şöyle ki:
Daha önce de belirttiğimiz gibi Muhammed, savaş yolu düşmanlarını dize getirdikten ve Kureyş'in ünlülerinden Ebu Süfyan, Avf oğlu Malik, Safvan İbnbi Ümeyye, Habisoğlu Akra, Hisnoğlu Üyeyne gibi kişileri ele geçirdikten sonra bu kişilerden yararlanma siyasetine yönelmiştir. Yararlanabilmek için onların kendisine karşı besledikleri düşmanlık duygularını giderme yollarını aramıştır. Bu maksatla onlara birtakım çıkarlar sağlama yolunu tutmuştur. Örneğin Hevazin Savaşı'nda elde etmiş olduğu ganimetlerden kendilerine fazladan pay vermiştir.4 Hemen belirtelim ki, bu kişiler esasen varlıklı, "zekat" ve "sadaka" cinsi şeylere muhtaç bulunmayan kimselerdi. Fakat gözleri paraya ve mala doymaz olduğu için İslama gönülden sarılmış gibi görünmeye ve Muhammed'i sınırsız şekilde yüceltmeye hazırdılar. Ve nitekim kaynaklar, biraz yukarıda adını belirttiğimiz kişilerden Safvan İbnbi Ümeyye'nin şöyle konuştuğunu naklederler:
"Müslüman olmazdan evvel kalbimde en çok kin beslediğim birisi varsa, o da Resulallah idi. Müslüman olduktan sonra hakkımızda gösterdiği lutfu atıfeti ile kalblerimizi teshir etmiş, gönüllerde Allah'ın en sevimli bir Peygamberi olarak yaşamıştır.''5
Yine aynı şekilde, İslamın en baş düşmanlarından sayılan Ebu Süfyan, Mekke'nin fethinden sonra Müslümanlığı kabul etmişti; çünkü aksi takdirde öldürüleceğini bilmekteydi. Ebu Süfyan'ın iyi bir kumandan ve iyi bir yönetici olduğunu bildiği içindir ki, Muhammed ganimet mallarından ona fazladan paylar vermiştir. Bu yoldan onun kalbini öylesine İslama "ısındırmış" olmalıdır ki, Ebu Süfyan en büyük bir sadakatle Muhammed'e bağlı görünmüş ve İslam ordularının giriştiği savaşlarda basan aracı olmuştur.
4 Sahihi Buharı Muhtasarı..., c.VIII, Hadis No: 1296, 1299, 1303; Turan Dursun, age, s.74 vd., Ekim 1990.
5 Sahihi Buhari Muhtasarı..., c.VI, s.508.
Ve işte maddi çıkar sağlayarak kişileri kendisine bağlamaya yararlı bu tür bir siyaseti İslamın kuralları arasına sokmak içindir ki, Muhammed vahiy indi diyerek Kur'an'a şu ayeti koymuştur:
"Sadakalar (zekatlar)... kalbleri İslama ısındırılacak olanlara... verilir" (K. 9, Tevbe Suresi, ayet 60).
Yorumcuların açıklamalarına göre bu ayetten anlaşılması gereken şudur ki, Kureyş ileri gelenleri, Müslümanlığı kabul etmelerine ve İslama içtenlik beslemelerine karşılık, zekattan sürekli pay alma hakkına sahiptirler ve İslamın uygulayıcıları, "İslamı güçlendirebilecek" kimselere (velev ki, bu kimseler varlıklı olmuş olsunlar) bu uğraşıları karşılığı olarak zekat vermelidirler.6
Muhammed bu işi bazen de İslam'a bağlılıklarından kuşku etmediği ve fakat şu veya bu şekilde gücendirdiği kişileri hoşnut etmek, onları kendisine biraz daha boyun eğdirtebilmek maksadıyla yapar olmuştur. Ifk olayı vesilesiyle özel şairi Hassan b. Sabit'e verdiği mallar ve cariyeler, bunun nice örneklerinden biridir. Hatırlatalım ki Hassan b. Sabit, Beni Müstalik Seferi dönüşü sırasında vuku bulan İfk olayı vesilesiyle Muhammed'i kızdıranlardan biri olmuştur. Şu bakımdan ki, Ayşe'nin Safvan bin Mu'attal adındaki genç bir delikanlı ile başbaşa kalıp seviştiği hususunda çıkan dedikodulara o da katılmış ve bu yüzden Muhammed tarafından falaka dayağına çektirilmiştir. Bu dayaktan sonra Hasan B asri iyicene yola gelmişolmalıdır ki, Muhammed'e yaranmak maksadıyla Safvan aleyhinde şiirler yazmış ve bu yüzden Safvan ile kavgalaşmıştır. O kadar ki, Safvan bir gün onun yolunu keser, kılıcıyla kendisine vurunca iş büyür. Neyse ki, Muhammed müdahale eder ve Hassan'in Safvan'ı affetmesini ister. Bu suretle anlaşmazlık yatışmış olur. Bununla beraber Muhammed, kendisini şiirleriyle her daim yücelten ve düşmanlarına karşı savunan bu şairini, dayaktan sonra hoşnut edip ye
6 Taberi'nin ve diğer kaynakların görüşleri için bkz. Turan Dursun, age, s.73 vd., Ekim 1991.
niden kazanmak ister ve onu affetmekle kalmaz, bir de ona Behara Malikanesi'ni, ayrıca da Habeş kralının göndermiş olduğu ikiz cariyelerden birini (Şirin'i) hediye eder.7 Başka bir deyimle, maddi çıkar sağlamak yoluyla iş görmüş olur ki, biraz önce değindiğimiz gibi, İslamın ünlüleri (örneğin Taberi) bu tür eylemlere "rüşvet" adını verirler.8
B) Kalplerini Kazanmak İstediği Kişilerin Suçlu Davranışlarda Bulunmalarına Ezin Verme Siyaseti
Önemli ve yetenekli kişileri ve özellikle bunlar arasında kendisine karşı düşmanlık besleyenleri kazanmak için Muhammed'in uyguladığı usuller, sadece ganimet mallarından mal, para ya da kadın dağıtmaktan ibaret değildir. Bunlar dışında başkaca yollara da başvurmuştur. Ebu Süfyan 'in eşi Hinci ile ilgili bir olay bunun ilginç örneklerinden biridir ki, kısaca belirtmek gerekir:
Hind, Muhammed'in en çok düşmanlık beslediği kişilerden biri olan U tbe İbni Rebia'nın kızıdır. Son derece zeki ve akıllı olduğu söylenen bu kadın, uzun yıllar Muhammed'e karşı düşmanlık göstermekle ün salmıştır. Kureyş'in ünlülerinden Ebu Süfyanla evlendikten sonra bu düşmanlığı daha da artmıştır, çünkü Ebu Süfyan da Muhammed'e diş bileyenlerden biridir. Kaynakların bildirmesine göre Hind, Uhud Savaşı'nda. Kureyş ordusunu şiirler söyleyerek coşturmuş ve İslam ordusunun yenilgiye uğramasında etkili olmuştur. Bu da yetmiyormuş gibi, bir de savaş sırasında şehit Hamza'nın (ki Muhammed'in amcasıdır) ciğerlerini ağzına alıp çiğnemiştir. Bu yüzden Muhammed tarafından "Akiletü'lEkbad" adıyla çağrılır olmuştur ("Akiletü'lEkbad" deyimi "insan ciğeri yiyen" anlamına gelir). Mekke'nin fethine gelinceye kadar Muhammed'e ve Müslü
7 Mariya adındaki diğer cariyeyi kendisine alır.
8 Bkz. Taberi, age, 1966, c.II, s.539.
manlara karşı beslediği buğz ve kinini, hep buna benzer şekillerde sürdürdüğü söylenir. Fakat Kureyş'in yenilgiye uğratılrnasından ve Mekke'nin Muhammed tarafından fethedilmesinden sonra iş değişir. Hind, kocasıyla birlikte İslama girmek zorunluluğunda kalır; bununla beraber Muhammed'e karşı içten içe saplı bulunduğu duygulardan kurtulamamıştır, ta ki kocasının (tıpkı diğer Müellefetü'lKulub gibi) Muhammed tarafından mal ve para şeklindeki maddi çıkarlarla donatılmasına kadar. Ve işte o andan itibarendir ki, Hind Muhammed'e karşı beslediği düşmanlık duygularını "sevgi"ye dönüştürür gibi bir tutum takınmıştır. Fakat şunu söylemek gerekir ki, bu tutumu Muhammed'in kendisine sağladığı özel çıkarlar sayesinde pekişmiştir. Bunun böyle olduğunu, Buhari'nin Ayşe'den rivayetine dayalı şu olaydan anlamaktayız:
Günlerden bir gün Hind, gizlice Muhammed'in yanına giderek kocası Ebu Süfyan hakkında şikayette bulunmak ister. Yıllar boyu beraberce yaşadığı kocasını "çok pinti" ve "başına buyruk" bir kimse şeklinde tanımlayarak Muhammed'den fetva almak tasavvurundadır. Fakat önce Muhammed'i övüp yüceltmekle söze başlar ve şöyle der:
"Ya Resulallah! Vaktiyle yeryüzünde senin hanedanın kadar zül ve harabisini istediğim hiçbir ev, hiçbir aile yoktu. Bugün ise yeryüzünde sabahlayan hiçbir çadır halkı yoktur ki, senin hanedanın derecesinde bana sevimli olsun."
Bu güzel sözlerle Muhammed'i hoşnut ettiğini düşünerek şöyle devam eder:
"(Ya Resulallah!) Zevcim Ebu Süfyan, bahil,9 haris bir kimsedir. Bunun malından gizlice almak (ve aileye sarf etmekte) bir günah var mıdır?"
9 "Bahi!" sözcüğü "hasis", "lamahkar" anlamına gelmektedir.
10 "Haris" sözcüğü "hırslı", "bir şeye lüzumundan fazla düşkün" gibi anlamlara gelmektedir.
Görüldüğü gibi Hind'in maksadı, kocasının kendisine ve çocuklarına karşı cömert davranmadığını öne sürüp onun mallarından gizlice alabilmek, yani bir bakıma "hırsızlık" yapabilmek için Muhammed'den fetva edinmektir. Kırk yıllık kocasını karşısına çekip konuyu tartışacak ve çözüme bağlayacak yerde, onun malından gizlice aşırma yapmak üzere Muhammed'den icazet almaktır. Hind'in sarf ettiği güzel övgülerden fazlasıyla hoşlanan Muhammed, onun bu sorusuna hiç tereddüt etmeden şu yanıtı verir:
"Örfe göre kendine ve çocuk/arına yetişen miktar al!"11
Kuşkusuz ki, bu yanıtı verirken kendisini yukarıda belirttiğimiz şekilde öven ve yücelten Hind'i biraz daha kazanmak istemiştir. Fakat verdiği bu yanıt, kendisini Tanrı elçisi olarak tanımlayan ve ahlakiliği her şeyin üstünde tutmak zorunluluğunda bulunan bir kimsenin vereceği yanıt olmamak gerekirdi. Çünkü bir kere bu usul, kadını kocasından gizli şeyler yapmaya sürüklemek suretiyle, karı koca arasındaki itimat ve bağlılığın yok olması gibi kötü sonuçlar doğuran bir usuldü. Fakat bundan gayrı bir de "Gaye vasıtayı meşru kılar" şeklindeki sakıncalı bir ahlak kuralının uygulanmasına olanak sağlamaktaydı. Eğer koca, kendisine düşen "kocalık" görevini yerine getirmiyor ve karısına ve çocuklarına karşı gereğince harcamada bulunmuyorsa, yapılacak şey kadını kocasının mallarından gizlice almaya, yani hırsızlıkta bulunmaya teşvik etmek değil, fakat kocayı, ailenin ihtiyaçlarını yeterince karşılamak üzere yola getirici usulleri koymaktır. Fakat anlaşılan o ki, Muhammed, her ne yoldan olursa olsun kişileri kendisine bağlamayı, günlük siyasetinin gereksinimlerinden saymıştır. Nitekim Hind'e, yukarıdaki şekilde kocasının malından gizlice alabilmek hususunda verdiği fetvanın etkili olduğunu, yani kadının kendisine karşı olan bağlılığının arttığını görünce, yerrinler ederek şu sözleri söylemekten kendini alamamıştır:
11 Buhari'nin Ayşe'den rivayeti için bkz. Sahihi Buhan Muhtasarı..., c.VI, s.507, Hadis No: 1015.
"(Ey Hind!) Hayatım yedi kudretinde olan Cenabı Hakk'a kasem ederim ki, kalbinizde nurı iman temekkün ettikçe, bana olan muhabbetiniz daha da artacaktır."12
(Özeti şöyle: "Ey Hind! Allah'a yemin ederim ki, kalbinize iman nuru yerleştikçe bana karşı olan sevginiz daha da artacaktır.")
Başka bir deyimle Muhammed, kişilerin suç niteliğinde davranışlarda bulunmalarına izin vererek ya da maddi çıkarlar sağlayarak onları kazanma usullerine başvurmayı, kendi günlük siyasetinin gereksinimi olarak görmüştür.
C) Damadı Ebu'I As'ı Birtakım Maddi Çıkarlar Karşılığında Müslüman Yapmak İster
Başka vesilelerle de belirttiğimiz gibi Muhammed, daha henüz Mekke'deyken, kızı Zeyneb'i Kureyş ileri gelenlerinden Ebu'IAs ile evlendirmişti. Fakat bu evliliğe istemeyerek, daha doğrusu eşi Hatice'nin ısrarları üzerine razı olmuştu, çünkü Ebu'IAs Müslümanlığı kabul etmeyenlerden biriydi. Hicret sırasında Zeyneb, kocasını çok sevdiğini ve ondan ayrılamayacağını söyleyerek Mekke'de kalmış ve Muhammed'in "Müslüman kadınlar inkarcılara helal değildir" şeklinde koyduğu hükümlere kulak asmamıştır. Fakat Bedir Savaşı sırasında Ebu'lAs esir düşer ve elleri arkasına bağlı olarak Muhammed'in huzuruna getirilir. Bunu fırsat bilen Muhammed kendisini İslam olmaya çağırır; fakat o kabul etmez. Bunun üzerine Muhammed: "(Ey Ebu'lAs)! Eğer kızımı ve çocuklarını bana gönderirsen seni serbest bırakırım, Mekke'ye dönersin" der. Sanır ki, Ebu'lAs, sırf Zeyneb'den ve çocuklarından ayrılmamak için Müslümanlığı kabul edecektir. Fakat sandığı gibi olmaz; zira Ebu'lAs, Mekke'ye döner dönmez Zeyneb'i ve çocuklarım Medine'ye göndereceğini bildirir. Ve gerçekten de dediği gibi yapar. Böylece kendi
12 Bkz. Sahihi Buhari Muhtasarı..., c.VI, s.508.
si Mekke'de ve eşi Zeyneb ise Medine'de olmak üzere karıkoca birbirlerinden ayrı bir yaşam sürmeye başlarlar. Fakat daha sonraki bir tarihte EbulAs, alışveriş için gitmiş olduğu Şam'dan kervanlarıyla dönerken develeriyle ve zengin mallarıyla birlikte Muhammed'in adamları tarafından ele geçirilir. Bu yeni fırsatı en iyi bir şekilde değerlendirmek üzere Muhammed, çeşitli yollardan damadını Müslüman yapıp Medine'ye, kızının yanına döndürmeye çalışır; bu yollardan biri Ebu'1As'a maddi çıkarlar sağlamaktır. Nitekim verdiği emir gereğince adamları Ebu'lAs'a şöyle derler:
"Ya Ebu'lAs... gel Müslüman ol da, beraberinde getirdiğin bunca mallarım (hep sen geri al)..."
Ne var ki, şerefine ve haysiyetine son derece düşkün olan Ebu'lAs teklifi kabul etmez, geri çevirir.13 Bununla beraber karısından ve çocuklarından daha fazla ayrı kalmaya tahammül edemeyeceğini anladığı için, bir süre sonra İslam olur ve Medine'ye, karısı Zeyneb'in ve çocuklarının yanına gelir.
Ç) Hısım ve Akrabalarının Suç Niteliğindeki Eylemlerini Göz Ardı Etme Siyaseti (Nisa Suresi, Ayet 6569)
Yukarıdaki sayfalarda görmüştük ki14 Muhammed, kendi buyruklarına baş eğmenin "iman" sahibi olmak sayıldığını anlatmak üzere Kur'an'a şu ayeti koymuştur
"Yok, yok Rabbine kasem ederim ki, onlar aralarında çıkan çapraşık işlerde seni hakem yapıp sonra da verdiğin hükümden, nefislerinde hiçbir darlık duymaksızın, tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar" (Nisa Suresi, ayet 6465).
13 Bu hususlar için bkz. İbni Sa'd, Tabakat, c.VHI.: Taberi, age, 1966, c.II, s.328 vd.; Sahihi..., c.II, s.455 vd. ve c.VIII, s.349.
14 Yukarıdaki sayfalarda geçen "Kendisine baş eğmeyenlerin Tanrı'ya isyan etmi? sayılacaklarına dair ayetler koyar" başlıklı kesime bkz.
Bu ayetleri genel nitelikte olmak üzere ele aldığımızda varacağımız sonuç şudur ki. Muhammed'in kararlarına boyun eğmek bir "iman işidir" ve eğmeyenler Müslüman sayılmazlar. Ne var ki, söylendiğine göre bu ayeti Muhammed, bazı dostlarının ve akrabalarının çıkarlarını sağlamak, hatta onların suç niteliğindeki davranışlarını göz ardı etmek maksadıyla da uygun bulmuştur. Bu konuda iki rivayet var: Bunlardan biri, Muhammed'in damadı Ömer bin Hattab'a, diğeri ise halazadesi Zübeyr İbni Avvam'la ilgilidir. Başka bir deyimle bu ayetleri, Ömer bin Hattab'ın işlediği bir cinayet üzerine ve onu "faruk" unvanıyla yüceltmek için Kur'an'a'koymuştur. Bir başka rivayete göre ise bu ayeti, kendi halazadesi Zübeyr İbni Avvam'ın yararına olmak üzere ve onun çıkarlarını pek haksız bir yoldan korumak için koymuştur.
Ömer'le ilgili olayı daha önce incelemiştik. Kısaca hatırlatalım: "Münafık" olarak tanımlanan bir Müslüman kişi ile bir Yahudi arasında anlaşmazlık çıkıyor. Çözüm bulmak için Muhammed'e başvuruyorlar ve karar vermesini istiyorlar. Muhammed Yahudiyi haklı buluyor ve "münafık" kişi aleyhine karar veriyor. Kararın haksız olduğunu düşünen "münafık" kişi, anlaşmazlığı Ömer b. Hattab'a götürmek maksadıyla Yahudiye teklifte bulunuyor; o da kabul ediyor. Hep birlikte Ömer'e gidiyorlar ve durumu anlatıyorlar. Yahudi söz alarak:
"Resulallah benim lehime hükmetti, bu onun hükmüne razı olmadı" diyor. Bunu duyan Ömer derhal kılıcına sarılıyor ve:
"Madem ki beni hakem yaptınız, işte Allah'ın hükmüne ve Resul'ünün hükmüne razı olmayan hakkında benim hükmüm budur!"
diyerek bir vuruşta "münafık" kişinin kellesini vücudundan ayırıyor. Bu kişinin akrabaları, büyük bir üzüntüyle Muhammed'e gelip Ömer'i şikayet ediyorlar. Muhammed Ömer'i çağırtıyor ve olay hakkında soruyor. Ömer kendisine:
"Bu kafasını kestiğim adam senin hükmünü reddetti"
diye yanıt veriyor.15
Ömer, hem aşırı şiddette ve hem de haksız nitelikte bir iş görmüştür. Çünkü verilen bir hükme (velev ki, bu hüküm Muhammed'in ya da hatta Tanrı'nın hükmü olsun) itiraz etti diye bir insanın canına kıymak, en basit bir söyleyişle insafsızlıktır; daha doğrusu insan varlığına karşı işlenmiş bir suçtur. Herhangi bir karara itiraz edenleri öldürmek değil, akılcı usullerle ikna etmek gerekir. Oysa Ömer böyle yapacak yerde, adamcağızın kafasını kesiyor! Öte yandan Ömer'in davranışı, tek taraflı olmak bakımından da haksız bir davranıştır. Çünkü Muhammed'in vermiş olduğu karara karşı itirazda bulunan "münafık" kişi, bunu tek başına Ömer'e götürmüş değildir; lehine karar verilen Yahudi de buna razı olmuştur. Eğer bu Yahudi kişi, Muhammed'in verdiği karar dışında başkaca "üstün" bir karar olamayacağına inanmış bulunsaydı, diğer tarafın teklifini kabul etmez, yani Ömer'in huzuruna çıkmazdı. Böyle yapmayıp, yeni bir hüküm almak üzere "münafık" kişiyle birlikte Ömer'e başvurduğuna göre, onun da kafasının kesilmesi gerekirdi. Şu durumda Ömer, aynı suçu işleyen iki kişiden sadece birisini öldürmüş olmaktaydı. Fakat her ne olursa olsun ortada Ömer'in "cinayet" niteliğini taşıyan bir davranışı vardı. Fakat Ömer, hem Muhammed'in damadı ve hem de en çok güvendiği kimselerden biriydi. Ömer'i cezalandırmaya kalksa, sadece onu kaybetmekle kalmaz fakat aynı zamanda Tanrı ve Peygamber kararlarına itiraz etmenin doğal olabileceği kanısını yaratmış olurdu. Bu nedenle Ömer'i cezalandırmak değil, fakat aksine mükafatlandırmak suretiyle her bakımdan kendi çıkarlarına yatkın bir iş görmüş olacağını düşünmüştür. Hem de öylesine ki, Ömer'i yüceltmek için şöyle demiştir:
15 İslamın temel kaynaklarında yer alan ve Beyzavi, Suyuti, Taberi vs. gibi din bilginlerinin yorumuna konu olan bu hususlar için bkz. Elmalılı H. Yazır, age,c.II s. 1383 vd.
"Cibril aleyhisselam gelip: ' Ömer.faruktıır, hakk ile batılı tefrik etti' dedi." Daha önce de belirttiğimiz gibi "faruk" sözcüğü "haklıyı haksızdan ayırt ederek adalet sağlamakta pek usta kişi" demektir. Ve o tarihten bu yana "faruk" Ömer'in lakabı olarak kalmıştır. Görülüyor ki, Muhammed, cinayet işlemiş olan Ömer'i Tanrı tarafından böyle bir payeye ulaştırılmış kişi olarak tanımlamıştır. Hatta bununla da kalmamış, bir de bu olay vesilesiyle Cibril tarafından kendisine tebliğ olunduğunu söylediği aşağıdaki ayeti okumuştur:
"... Rabbine andolsıın ki, aralarında çıkan ihtilafta seni hakem yapıp sonra verdiğin (hükme)... tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar" (K. 4, Nisa Suresi, ayet 65).
Böylece Muhammed, şunu bir kez daha tekrarlamış olur ki verdiği kararlara, tıpkı Tanrı'dan inmiş kararlar gibi baş eğmek, Allah'a teslimiyet gösterir gibi teslim olmak gerekir ve bunu yapmayanlar "iman" sahibi (yani "Müslüman") sayılmazlar. Başka bir deyimle Muhammed, yukarıdaki olayla ilgili ayeti Kur'an'a koymakla, yine bir taşla iki kuş vurmuş durumdadır: Bir yandan damadı olan Ömer'in işlediği suçu göz ardı etmiş, hatta cinayet işlemiş olmasına rağmen, onu yüceltmiş, böylelikle onu biraz daha kendisine sadık ve bağlı kılmıştır; diğer yandan da verdiği hükümlere baş eğmenin Tanrı hükmüne baş eğmek demek olduğunu ve bunu yapmayanların Tanrı'ya isyan etmiş olacaklarını anlatmıştır.
***
Nisa Suresi'nin yukarıda belirttiğimiz 65. ayetinin Kur'an'a, girmesiyle ilgili diğer bir rivayet şöyle:
Harre denilen mevkide, Muhammed'in halazadesi Zübeyr İbni Avvam'ın hurmalıkları vardı. Bu araziden bir su yolu geçmekteydi. Aynı mevkide başkalarına da ait hurmalıklar bulunduğu için bu sudan herkes belli bir süre, belli bir miktar esasına ve nöbet sırasına göre yararlanırdı. Günlerden bir gün Ensar'dan bir kişi, nöbet sırasının kendisinde olması nedeniyle tarlasını sulamak ister; fakat görür ki, Zübeyr suyun başını tutmuş, akışına engel olmakta ve suyu kendi tarlası için kullanmaktadır: "Suyu tutma, bırak da bize gelsin" diye ricada bulunur. Fakat Zübeyr kendi hurmalıklarını sulamaya devam eder. Makul bir miktarla yetinmez, ister ki kendi tarlası fazlasıyla sulanmış olsun. Suyun yolu onun tarlasından geçip Ensari'nin tarlasına gittiği için Ensari tarlasını sulayamaz. Haklı olarak doğruca Muhammed'e giderek şikayette bulunur. Muhammed, işi tahkik edip halazadesi Zübeyr'i makul olmaya davet edecek yerde onu, adeta haksızlık yapmaya kışkırtırcasına şöyle der:
"Ey Zübeyr, tarlanı sula, sonra suyu hapset, hurma ağaçlarının köklerine eriştirmedikçe bırakma. Su hakkını tamamıyla istifa et; sonra suyu komşuna salıver."16
Muhammed'in bu kararı, esas itibariyle Zübeyr'in çıkarlarını korumaya matuftur. Nitekim bundan dolayır ki, Ensari bu karara karşı hiddetini yenemeyerek:
"Zübeyr halazaden olduğu için mi (böyle karar verdin?)"
şeklinde konuşmuştur.17 Konuşmakta da haklıdır, çünkü Zübeyr, su yolunu bu şekilde kendi istifadesine hasrederek başkalarına yararlanma hakkını tanımamakla, komşularının tümünü zarara uğratmış olmaktadır. Oysa nöbet esasına riayet etmiş olsa, başkalarını zarara uğratması pek söz konusu olmayacaktır. Konuyu daha önce başka bir vesileyle incelemiş olduğumuz için burada fazla durmayacağız. Sadece şunu ekleyelim ki, yukarıdaki olayı Muhammed, hem bir yandan halazadesini kayırmak ve hem de kendi kararlarına itiraz etmenin Tanrı'ya karşı gelmek olduğunu anlatmak bakımından kullanmıştır. Daha önce değinmiş olduğumuz gibi Ensari'nin sözlerini kendisine karşı itaatsizlik saymış ve verdiği hükümlere gözü kapa
16 Bu hadisler için bkz. Sahihi..., c.VII, s.220 vd.
17 Sahihi..., c.VII, s.221.
lı şekilde baş eğmeyip itiraz etmenin Tanrı'ya isyan etmek (yani imansızlık) olduğunu hatırlatarak yukarıdaki ayeti (Nisa Suresi'nin 65. ayetini) koymuştur. Anlatmak istemiştir ki, "Allah'a ve Resul'üne inandım" diyen kimseler için cennete gidebilmek ve cennette "Peygamber'le" birlikte bulunabilmek, ancak "Peygamber"in verdiği hükümlere razı olmakla mümkündür. Bu hususu biraz daha açıklamak maksadıyla şu ayeti eklemiştir:
"Kim Allah'a ve Resul'e itaat ederse işte onlar, Allah'ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddıkileı; şehidler ve salih kişilerle beraberdir..." (Nisa Suresi, ayet 69.)18
D) "Ziyafet" Vereceğini Söyleyerek Kureyşlileri Kendi İsteği Doğrultusunda İş Gördürmeye Çalışır
Günlük yaşam ve siyasetinin gereksinimleri doğrultusunda olmak üzere Muhammed, eline geçen her fırsatı en becerikli usullerle değerlendirmekte ustadır. Verilebilecek ilginç örneklerden biri şu:
Daha önce de gördüğümüz gibi Muhammed, hicretin 7. yılında Umre haccı kazası'm ödemek için taraftarlarıyla birlikte Mekke'ye gider. Haceri Esved'i (Karataş'ı) öptükten sonra yel yepelek koşarak Ka'be'yi üç kez tavaf eder. Böylece tavaf kudretinde bulunduğunu gösterip Kureyşliler üzerine etki yaratacağını düşünür. Kureyşlilerle Hudeybiye'de yapmış olduğu antlaşma hükümlerine göre Mekke'de üç günden fazla kalmaması gerekirken, kalma yollarını arar. Meymune adındaki bir kadınla nişanlanıp evleneceğini bahane ederek şehirdeki ziyaretini uzatmak ister. Fakat Kureyşliler adamlarını göndererek ona:
"Mütareke şartlarına göre tayin edilen müddet geçti, artık şehirden çık"
18 Nisa Suresi, 68. ayetinin Diyanet Vakfı tarafından yapılan yorumuna bkz.
diye bildirirler. Onları razı etmek için Muhammed şöyle bir teklifte bulunur: "Beni şehrinizde bir